30 Aralık 2008 Salı
Biraz da Paparazzi!
Daha evvel 3 kere evlenmiş Okan Bayülgen'e evlilikle ilgili görüşleri sorulduğunda "Bir yastıkta kocamak gibi dileklere inanmıyorum. Bu dilekler, hiçbir şekilde yerine gelmeyecek dileklerdir. Ama yabancı filmlerde dikkat ederseniz evlenirken, birçok farklı dinden insan şu sözü verir: 'Seni seveceğime, hayatını kolaylaştıracağıma ve onurlandıracağıma söz veriyorum.' Bu üçü çok önemli. " şeklindeki cevabını okuduğumda, tam "ne kadar güzel konuşmuş" diye hak verirken, röportajın şu kısmıyla karşılaşınca tekrar hayrete düştüm. Okan Bayülgen, kendisi kavga ederken "sakin ol kocacığım" diyecek bir kadınla beraber olamayacağını ve Şirin Ediger'in iyi bir kavga arkadaşı olduğunu söylüyor. Buraya kadar tamam, yapmacık gülümsemelerle kendisini sakinleştirecek bir kadından ve o tip bir ilişkiden haz etmemek çok anlaşılır. Ama sevgilisiyle beraber yeri geldiğinde sağa sola nasıl beraber sataştıklarını ve bundan ne büyük bir keyif aldığını "Hatta o, pasaport polisiyle kavga etmeye başladığında ben arkadan yetişip kavga etmeye başlıyorum. Dolayısıyla her ülke, her sınır bizim için bir kavga yeri ve hapse atılmaktan son anda kurtuluyoruz. Çünkü mutlaka görevliler geliyor ve polis tarafından sorguya çekiliyoruz." cümleleriyle anlatırken benim gözümün önüne ya ergenlik döneminden kalma "allahım ne kadar çılgın bir çiftiz" görüntüsü ya da Natural Born Killers'ın Mickey&Mallory'si geliyor.
Tarantino'nun senaristliğini yaptığı filmleri ikili oldukça benimsemiş olmalı ki, ilişkilerinin nasıl başlayıp, nasıl pekiştiği ise insana True Romance filmindeki Alabama&Clearence karakterlerinin, ilk görüşmelerinin ertesi gününde evlenmelerini hatırlatıyor. Zira diyor ki Okan Bayülgen: "Biz Şirin'le daha ilk yemeğe çıktığımız gün beraber olmaya karar verdik, daha birbirimizi çok az tanırken.... Hemen çocuk yapacağımız, evleneceğimiz belliydi."
Yok artık sayın seyirciler demek geliyor içimden!
Hele Okan Bayülgen'in "Aramızda kozmik bir bağ var. Zaten biz tanışmadan önce de Şirin beni uygun buluyormuş, 'Böyle bir adam çocuğumun babası olabilir' diyormuş" anlatımı gerçekten düşündürücü!
Mesela bakalım hemen beraber;aynı yöntemi bir deneyelim. Ali Kırca siyaset meydanını, haberleri sunuyor,çok ciddi oturaklı, hımmm böyle bi adam çocuğumun babası olabilir mi yok yok Acun Ilıcalı da aslında pek bir maceraperest, çok sıcakkanlı, hemencecik insanlarla kaynaşıyor falan hımmm yoksa böyle bir adam mı benim çocuğumun babası olsa acaba, nasıl karar versem bilemedim şimdi:)
Son olarak da Okan Bayülgen'in şimdiden Şirin Ediger için "karım" diye hitap etmesi röportajı yapan gazetecinin dikkatini çekiyor ve bunu söylediğinde, Okan Bayülgen "onu demek için herhangi bir memurun iznini beklemiyorum" derken benim aklıma "yaauu şimdi benim ilişkimi devletin onaylamasına ne gerek var, ben evliliğe karşıyım" cümlesi geliyor. İçeriği tamamen zıt olsa da bu iki cümlenin, ortak yönleri olan "ben kalıp yargıların dışında yaşıyorum, sıradan değilim" alt mesajının ağızdan çıkan 5 cümlenin 3'nde hissettirilmesi iğreti geliyor adama.
Evet yeni yıl bitmeden, bir adet magazin basını içerikli yazı da yazdım ya, gözüm açık gitmem:P
Eh dedikodu bitti, haydi dağılalım : )
29 Aralık 2008 Pazartesi
Alien Life Form

Uzaydan gelen, kedisever, tüylü yaratık... İşte karşınızda "Alf"
Çocukken yeni bölümünü izlemeyi dört gözle beklediğim dizinin baş kahramanıyla ilgili birkaç fotoğrafa nette rastlayınca; Alf'in blogumda yer alması gerektiğini farkettim.Amacım kesinlikle 90'lar dönemi çizgi/dizi filmlerini tartışmak değil, sadece sevdiğim o karakteri yeniden anmak.
Yıllar sonra, Alf'in eski bölümlerini izlemek hala daha çok keyif vericiydi, tek bir detay hariç! Müşfik Kenter'siz Alf ilk başta sanki başka bir karaktermiş gibi gelse de, bozuntuya vermedim ve izlemeye devam ettim. Herhangi bir dizinin orjinal dilinde dinlenmesi avantajını kendi kendime hatırlatarak avundum. Ancak daha 1.sezonun 1.bölümünde, benim yıllar yılı Malmec dilinde bir isim olduğunu zannettiğim Alf, nam-ı diğer Alien Life Form olarak açıklanınca,büyük bir hayal kırıklığı yaşadığımı itiraf etmek zorundayım. O yüzden bu gerçeği reddederek, yarının çocuklarına Alf'in aslında Malmecçe'de Uzay Kaplanı anlamına geldiği söylentisini yaymak istiyorum.
Diziyi yeniden izlerken, çocukken Alf keşke bizim evde yaşasa diye düşündüğümü anımsadım. Belki kardeşimin olmaması belki de konuşabilen evcil hayvanımsı imajıyla, Alf gibi bir uzaylı maskotla aynı evde yaşamak fikri müthiş gelirdi. O zamanlar, annemle babama "bizim eve de tesadüfen böyle bir yaratık gelse, ona bakabilir miyiz?" diye sorduğumda ben çok ciddiydim! : )
Peki ya Alf evimizin maskotu olmak yerine meslektaşım olmaya kalkışsaydı eğer neler olurdu?
Kate: And I resent the implication that I'm having a negative effect on my son's outlook. Oh I give up. I give up.
ALF: You're letting out your emotions. Good. Now we can make some real progress.
Willie: And you are spouting out a lot of psychological clichés you don't even understand.
ALF: Why so hostile, Willie? I'm okay. You're okay.
Willie: This must stop.
ALF: That's right. A good scream. Let it fly.
Willie: You cannot keep aggravating people like this.
ALF: Why do you hate your mother?
: )
İyi geceler Alf, iyi geceler Malmec
Başka Hayatlar
***

Hemen hayallere daldım. Kimdi bu evin sahipleri? Yeni evli bir çift miydi? Peki ya mutlular mıydı acaba? Evet öylelerdi tabii. Salonda değillerdi şimdi, çünkü mutfakta yemek hazırlıyorlardı beraber akşam için. Kadın az sonra elinde tabaklarla gelip o şık yemek masasını donatacaktı, heybetine biraz daha görkem kazandıracaktı masanın. Hayır bu dediklerimin hiçbiri olmayacaktı. Belki de evin sahibi yaşlı bir adamdı çünkü. 70'lerinde, bembeyaz saçlı "göbeğin nasıl bu kadar kocaman olabilir" diye soran çocuğa kahkahalarla karşılık veren güleryüzlü ihtiyar delikanlıydı evin sahibi. Çalışma odasında olmalıydı şimdi, günlük gazeteler çoktan sabahın ilk saatlerinde okunup bittiği için, sıra kitapların arasında kaybolma zamanıydı. Akşam yemeğine kadar vakti vardı sonra çocukları ve torunları belirecekti kapıda. Herkes masadaki yerini alacak, sohbet ilerledikçe torununun bardağına rakı koymak konusunda ısrar edecekti adam. Torun hem çekinecek hem de gurur duyacaktı bu ısrar karşısında. Gülümseyerek onaylayacaktı bu teklifi ve diyecekti ki: "Patates kroket de olmalıydı dede!"
22 Aralık 2008 Pazartesi
Christmas Yaklaşırken
Işıkları söndürdüm, holde duran ağacımızın ki hariç. Dışarıda fırtına var, deliksiz bir uykuyu imkansız kılıyor gümbür gümbür gelen gök gürültüsü. Saate takılıyor gözüm 05.00'i gösteriyor. Bir şey eksik ama ne? Bir şimşek daha çakıyor, acaba gök gürültüsü ne zaman duyulacak? Saat 05.15'e gelmiş. Bir şey eksik? Rüzgarın kuvveti, camları titretiyor. Uyumak ne mümkün korkarken. Saat 05.30.. Bir şey? "Allahu ekber, allahu ekber, eşhedü enla ilahe illallah.." Tabii ya; yalnızken, korkarken ve hala gözüme uyku girmemişken, bana birilerinin varlığını hatırlatan sabah ezanının sesi eksik. Uykuya dalıyorum en sonunda. Zihnimden gelen sesler kulağımda, çam ağaçlarının ışıkları gözlerimin önünde, yol gösteriyorlar bana düşümde. Düşlerim odama çıkıyor, uyanıyorum özlemle.

4 yıl sonra...
"Bu sene yılbaşı çekilişi yapalım mı?" Herkes bu fikri onaylıyor benim de aklımdan aynısı geçmişti diyerek. Ama acele etmiyoruz harekete geçmek için, nasılsa hediyelerimizi paketlemek için 31 Aralık'a kadar vaktimiz var İstanbul'da. Hava hafif yağmurlu bugün ama güneş hiç küser mi buraya? Hemen kendini gösteriyor bir saatliğine de olsa. Biraz geç kalkmış olmanın miskinliği, biraz da christmas süslerinin renkliliğini görmek adına, havanın kararmasını bekliyorum dışarı çıkmak için. Gözüme hep çok hareketli gözüken bu şehir, ne yaparsa yapsın sanki senenin bu zamanında rengini yitiriyor, sönükleşiyor. Zihnimde bu düşünceler dönmeye devam ederken, Tchibo'ya adımımı atıyorum ve karşıma çıkan Glühwein makinası özlediğim o şarap tadını hatırlatıyor bana. Birşey eksik ama ne? Eve dönüyorum. Bir yandan televizyonun sesi, bir yandan evdeki misafirlerin kahkahları taa sokak kapısına kadar geliyor. Rengarenk süslenmiş çam ağacımız hakkında birşeyler söylüyor misafirlerden biri. Birşey eksik ama..? Yorulmuş olmalıyım yürümekten. Kendimi usulca koltuğa bırakıyorum. Zihnimden gelen "we wish you a merry christmas" melodisi kulağımda, çam ağaçlarının ışıkları gözlerimin önünde, yol gösteriyorlar bana düşlere dalmak için. Düşlerim buradan kilometrelerce uzaktaki dostların kapılarını çalıyor. Uykuya dalıyorum özlemle.
Prologue
