31 Mart 2009 Salı

Sobelendim,mimlendim Vol.1

Dimple'ın mimlemesi üzerine "Ben" hakkında birşeyler söylemem gerekiyor. Bu vesileyle de ilk mimimiz vatana millete hayırlı olsun diyor, başlıyorum :)

Ben de bir ben vardır benden içeri:

  • Çocukluğa dair şeyler anlatmaya delicesine bayılır.
  • Vintage bir mağaza açıp, satacağı her objeyi önce kendisi kullanmak ister.
  • Road Runner'da Çakal Coyote'nin her seferinde kaybetmesinden nefret eder
  • Güzel bir sesi olmamasına çok hayıflanır, ama ona rağmen Rockband oynamaktan vazgeçemez
  • Sonsuza kadar seyahat etmek ister ve yeni gittiği yerlerde tamamen rastgele cafeler keşfetmeyi sever.
  • Kartpostal manyağıdır.
  • Sabırsızdır, beklemeye asla dayanamaz.
  • Makyaj yapmaktan hiç haz etmez, göz kalemi ve rimeliyle yetinir
  • Bol keseden harcama yapma lüksü olduğunda, mutlaka concon bir kokteyl içer
  • 1950'li yıllarda yaşamış eski dönem avrupa kadınına bayılır.

Ben de mimi devam ettiriyor ve I am not your freud ve Eliza Doolittle 'ı mimliyorum. Haydi kızlar yazı başına :)

30 Mart 2009 Pazartesi

Son çağrı


Bazen ilişkilerin de sigortası olsun istiyorum. Nasıl ki ev aletleri tehlike arz eden bir durum oluşturduğunda sigorta atıyorsa; bizim de beynimizin içinde bir şalter atsa bir anda.

veya danışmadan çağrılsak..

veya acilen uçağa binmemiz gerektiğini gösteren Last Call yazısı belirse gözümüzün önünde, uyansak uykudan.
***

(Breaking and Entering filmi, açılış sahnesi. Bir çift arabada oturur; her ikisi de camdan dışarı bakar, sonra bir an yüzleri birbirlerine doğru döner ve iç çekerler)

Will Francis: When do you stop looking at each other? Shouldn't there be a warning? Shouldn't somebody say to us: "Hey, watch out, pay attention?" Because you can be thinking : "I'm okay, we're okay, we're good.." Then you turn around and a distance between you...

Can Dündar'ın gözünden seçim sonuçları

Can Dündar, seçim sonuçları hakkında öyle güzel bir yorum yapmış ki, paylaşmak istedim kendisinin bugün milliyet gazetesinde yer alan yazısını

(bkz: Bi daha da gitmem seçime!)

Seçim Bilançosu vs. Risk

Seçim sonuçlarını, bir partiden aday olmuş üye titizliği ve heyecanıyla takip ettim. Hatta öyle ki, sonuçları arkadaşlarla gittiğimiz bir cafede Dünya Kupası Almanya-Türkiye maçını izler gibi takip ettik.

Gerek televizyondan gerek internetten olsun, takip ettiğim kaynak ntv oldu.
Gözümün önünden gitmeyen ise ntv'nin itinayla hazırlamış olduğu harita ve partilerin bölgelere nasıl dağıldığını rengarenk bir şekilde gösterişi. Tüm akşam boyunca kendimi Risk oynuyormuşum gibi hissettim.

Gelin iki resim arasındaki benzerlikleri hep beraber bulalım :)



Özellikle İstanbul Büyükşehir'de (büyük şehir neden ayrı yazılmıyor? Bu merakımı da yeri gelmişken, dip not olarak geçmek isterim) AKP mi CHP mi kazanacak üzerinden Türkiye genelindeki sonuçlar hakkında yapılan tartışma ve değişimler; Risk oyunundaki "Avustralya'yı alan, oyunu kazanır" mitini hatırlattı bana.

AKP'nin sarı pulları arttıkça, ya şu piyadeleri kaldıralım da topçuları yerleştirelim şuraya hissini yarattı. Özellikle sahil şeritlerinin CHP tarafından alınmış olması ise Orta Asya'ya sahip olan takımı ne taraftan nasıl çevrelersek, yenerim acaba taktiğini anımsattı.

Eh tabii ki hem oyunun hem sonuçların sabaha kadar sürmüş olması benzerliğinden bahsetmeme gerek bile yok sanırım.

Arada YSK'da elektriklerin kesilmesini ve server'ın çökmesinden ötürü veri girişinin sekteye uğramasını ise, oyunun ortasında "arkadaşlar hesabı kapatıyoruz, son bir isteğiniz var mı" diyerek yanımıza gelen garsonun hevesimizi kursağımızda bırakmasıyla özdeşleştirir, yazıma son noktamı koyarım. :)

26 Mart 2009 Perşembe

Seçim öncesi taksi diyalogları

29 Mart gelsin ve artık oylarımızı kullanalım, ne olacaksa olsun. 1 aydır bindiğim tüm taksilerde
istisnasız seçim konusuna kıyısından köşesinden bulaşmaktan sıkıldım.

Bazen farklı kişilerle bu konular üzerine tartışmak keyifli oluyor ama zaman zaman bazı taksi şöförleri acayip ısrarcı çıkıyor. Uykulu oluyosunuz, konuşmak içinizden gelmiyor veya görüş bildirmek istemiyorsunuz, ama yok sordukça soruyorlar.


Tüm bu konuşmaları şöyle bir kafamda toparlayınca, 5 farklı profil çıkardım, bakınız elimizde şimdilik neler var:

Konuya yumuşak giriş yapan profil: Eee seçimler de yaklaşıyor, ne düşünüyorsunuz?

Umudunu yitirmiş profil: Kim başa gelirse gelsin, Türkiye adam olmaz, bak gelmişim kaç yaşıma, yıllardır aynı şey, değişen hiçbirşey yok.

Büyük şehir çalışıyor sloganını benimsemiş profil: Valla bu hükümet çok iyi işler yaptı, her tarafı güzelleştirdiler. Baksanıza şimdi metrobüs de yaptılar, metro inşaa ediyolar, uğraşıyor adamlar

Toplum ve çevre bilincine karşı duyarlı profil: Yaaa şu seçimler için kağıttı, ilandı yapılan masraflarla fakirler doyurulurdu. Hem israf hem görüntü kirliliği.

İdolü Aziz Nesin olan profil: Ablam, ben size bir şey diyim mi. Aslında bu halka herşey müstahak. Halkın %90'nı aptal olursa, olacağı da budur işte.

Şahsen favorim, sonuncu profil. Bakalım seçim sonrası diyaloglar nasıl şekillenecek, merakla beklemedeyim.

Herşeyi al, bana aksanımı geri ver


- Freud'a Fransız ekolünden gelenlerin Fröyd

-Volkswagen'a Alman ekolünden gelenlerin Folksvagın

-Titanic'e Amerikan ekolünden gelenlerin Taytanik

-Tortilla'ya İspanyol ekolünden gelenlerin Tortiya

demelerinin hastasıyım. İçlerinden bir tanesini ben de zaman zaman yapmaktayım, kabul ediyorum. Ancaaaaakk "o öyle söylenmez, böyle söylenir" diyerek telaffuzu düzelten pek bilmişler yok mu!!! Aksanlarınızı yerim ben sizin.

Bir de konuyla ilişkili olarak;

- Ich möchte şiş köfte

- Qu'est ce que c'est, kes kafanı koy kümese

esprilerini hala yılların eskitemediğine inanan ve gülenlere ise allahtan akıl ve fikir diliyorum :)

25 Mart 2009 Çarşamba

İntihar üzerine


Dün gazetede, Slyvia Plath'in oğlu Nicholas Huges'un intihar ettiği haberini okudum. Anlatılana göre, 47 yaşındaymış, Alaska'da yaşıyormuş. Uzun süredir depresyondaymış ve kendini asarak öldürmüş.

Çok sevdiğim şairlerden olan Slyvia Plath'in günlüklerinde, blogumdaki ilk yazımda belirttiğim gibi beni çok etkileyen bir cümlesi yer alır : "keşke sahip olduğumuz hayatları elbiseler gibi giyip çıkartabilsek, böylece hangi hayatın bize daha çok yakıştığını görebilirdik"

Görünen o ki; Nicholas da, kendi elbisesinin üzerine yeterince yakışmadığını, kirlendiğini parçalandığını ve asla gözüne güzel görünemeyeceğini düşünmüş olmalı ki; onu üzerinden çıkartmak isteğiyle dolup, tıpkı annesi gibi kendisini kaplayan örtünün içinden sonsuza dek sıyrılmaya karar verdi.

Gazetelerin, en arka sayfalarında yer alan, "intihar yoksa genetik mi?" tartışmaları bir yana dursun; peki ya Nicholas'ın 1 yaşındayken kendisini öldüren annesine karşı duyduğu olası bilinç dışındaki suçluluk duygusunun yeri ne olacak? Öyle yada böyle, 47 yıllık elbise çıkarıldı, geçmişin hesabı kapatıldı.
O halde, Slyvia Plath'in oğlunun ruhuna el fatiha...